You are currently browsing the archives for the Hayatın İçinden category.

15 September 2008

engelliler sevgi çemberiyle yok oldu…

Dosdoğru çifti engelli oğullarının eğitimi için çaldıkları kapılar kapanınca kendi sevgi yuvalarını açtı. Kurum MEB’den tam not aldıPSİKOLOJİK danışman Nesrin Dosdoğru (33), altı yıl önce 29 haftalık hamileyken tek yumurta ikizleri Burak ve Kaan’ı dünyaya getirdi. 1 kilo 200 gram ağırlığındaki ikizler, aylarca yoğun bakımda kaldı. Seha-Nesrin Dosdoğru çifti, ikizler yoğun bakımdan çıktığında acı gerçekle yüzleşti. Burak bebek beyin kanamasının yol açtığı tahribat sonucu artık spastik engelli olarak yaşayacaktı.

HER KAPI ÇALIŞTA HÜSRAN

BURAK iki yaşına geldiğinde eğitimle ona yardımcı olmak isteyen aile, rehabilitasyon merkezlerini dolaştı. Ancak birçok kurumun engelli çocukları sadece ticari birer meta olarak görmesi Dosdoğru Ailesi’nde hüsrana neden oldu. İşte genç çiftin toplumun dışladığı engelli çocukları içine alacak sevgi çemberi fikri bu anda doğdu.

GÖZLE GÖRÜLÜR İLERLEME

KARDEŞİ Nihal ve eşi Seha ile başbaşa veren Nesrin Dosdoğru, engelli çocuklar için bir merkez kurmaya karar verdi. 2005’te İstanbul Küçükyalı’da MEB Altıntepe Rehabilitasyon Merkezi’ni açtılar. Çift Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimlerinden tam not aldı. Alanında uzman görevlilerin çalıştığı kurumdaki 75 öğrencide gözle görülür ilerleme yaşandı.

‘AİLELERİ DE EĞİTİYORUZ’

BURAK ve Kaan şimdi 6 yaşında. Her ikisi de Küçükyalı’daki bir ilköğretim okulunun anasınıfına gidiyor. ‘Bizim ilk hedefimiz yüksek dozda sevgi’ diyen Dosdoğru ‘Uzmanlarımız, yurt dışında uygulanan eğitim sistemlerini uyguluyor. Çocuklarımızın sevgiyle sorunların üstesinden gelip birçok şeyi öğreneceğine inandık. Anne-babalara da engelli çocuklarını sevmelerini öğrettik’ diye konuştu.

14 September 2008

Çin’de düzenlenen paralympic olimpiyatlarından “DERS” niteliğinde fotoğraflar

http://fotogaleri.samanyoluhaber.com/galeri/1617/1

8 September 2008

Fani dünya!!!!!!(çoğumuz bunu henüz idrak edebilmiş değiliz.)

Çok yakın bir arkadaşım , 3-4 yaşlarındaki oğlunu kucağına almış , telaşla muayenehaneye gelmişti. Küçüğün ateşlendiğini ve kusmaya başladığını söylüyor , oğluna duyduğu sevgi onda büyük bir üzüntü ve endişe meydana getiriyordu. Kısa bir muayeneden sonra , yediği bir şeyin dokunmuş olabileceğini düşünerek sorduğumda ;

       -” Buzdolabındaki bir kiloya yakın dondurmanın hemen hemen hepsini yemiş. Biz sonra fark ettik ” dedi. Mesele anlaşılmıştı. Ancak çocuğuna karşı büyük bir muhabbet duyan babayı teskin etmek, çocuğu tedavi etmekten daha zor   olmuştu. Bu itibarla çocuğun da babasını ne kadar sevdiğini göstermek , aynı zamanda hastalanmasına sebep olan dondurma olduğunu ihsas etmek için ;

       -Oğlum , babanı yoksa dondurmayı mı daha çok seviyorsun? dedim. Çocuğun cevabı ;

-        Dondurmayı… olmuştu.

Evet , çocuk henüz 3-4 yaşındaydı. O sevdiği şeye fazla düşkünlüğün kendisine zararı olacağını , ayrıca onu temin edenin babası olması cihetiyle , öncelikle onu sevmesi gerektiğini , onun için hiçbir şeyi esirgemeyenin , dondurma gibi bir şeyle kıyas bile edilemeyecek bir varlık olan babası olduğunu bilecek idrak şuuruna sahip değildi. Sadece çocukluk hissini dile getirmişti.

İşte biz büyükler; çoğu zamanda idraksiz , şuursuz ufacık çocuğun durumuna düşerek , bize sonsuz nimetleri bağışlayan Yüce Rabbimize şükretmemiz , en çok O’ nu severek O’ na yönelmemiz gerekirken , yine   O’ nun lütfu olan dünya nimetlerini daha çok sevmiyor muyuz? Dünya hayatına dalarak kulluk vazifemizi unutmuyor muyuz?  Bu fani dünya hayatına fazla düşkünlüğün  bize zararı olduğunu bile bile…

11 January 2008

Cüzdansaki göz yaşartan not :(

Diyarbakır’daki hain saldırıda yaralanan ve 6 gün süren yaşam savaşını kaybeden Engin Taşkaya’nın cüzdanından yaşadığı acıları dile getirdiği göz yaşartan bir not çıktı. 
 
 
  ÖNDER YILMAZ’ın haberi

Engin, kime yazıldığı belli olmayan notunda, “Ben hiçbir zaman mutluluğun insanı olmadım(…) Yalvarırım, ecel gelmeden dön” dedi.
Engin, 15 yaşındayken babası Avni Taşkaya’yı trafik kazasında kaybetti. 3 Ocak’ta arkadaşını almak için gittiği dershanenin önündeki patlamada başından ağır yaralandı ve babasının hayata veda ettiği Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde aynı kaderi paylaştı. Çocuk yaşta annesi ve 7 kardeşiyle öksüz kalan Engin, evin kirasını karşılamak için lise yıllarında hem inşaatlarda çalıştı hem okudu.
Babasını kaybetmenin verdiği üzüntüyü yüreğinde taşıyan Engin’in tek hedefi doktor olmak ve şifa dağıtmaktı. Çevresine, “Doktor olacağım. Kimsenin ölmesine izin vermeyeceğim” diyen Engin, geçen yıl ÖSS’de başarılı oldu. Puanı istediği bölüme yetmeyince hiçbir okula kayıt yaptırmadı. Daha yüksek puan alabilmek için dershaneye gitmeye karar verdi, ancak parası yoktu. Bu nedenle Gümüşhane ve Ağrı’daki TOKİ inşaatlarında işçi olarak çalıştı. Hayaline ulaşmak için var gücüyle derslerine çalışan Engin, hain saldırıda can verdi.
Engin’in cüzdanında bulunan bir kâğıda müsvette olarak karaladığı notta, “Yalvarırım, ecel gelmeden dön!” başlıklı çağrısı dikkat çekti. Engin’in “Ben hiçbir zaman mutluluğun insanı olmadım. Huzuru hep göz yaşlarımın arkasında aradım. Darbelerin bitmediği yerde ben vardım.
Yalnızlığa kovulduğum, uçurumlara atıldığım yıllarım mezar oldu. Dönersin diye hep kendimi avuttum. Özledim seni, senle olan her şeyi, yalvarırım, ecel gelmeden dön!” çağrısını kime yaptığı anlaşılamadı.
Notunda, babasına duyduğu ihtiyacı mı, yoksa kız arkadaşı için umutsuz bir çağrıyı mı dile getirdiği açık olmayan Engin, kısacık hayatının en önemli sırrıyla son yolculuğuna çıktı.
 
 

3 January 2008

Dünyada küçük bir cennet…

Yüce Allah insanın psikolojik olarak huzur bulması, kendisini her geçen gün daha çok geliştirmesi, benlikten, kendini görmekten kurtularak başkaları için yaşamayı öğrenmesi, nesillerin devamı için erkek ve kadının evlilik müessesesi altında yaşamasını takdir etmiştir. Hem fiziki hem ruhi sağlık açısından en önemli sigorta evliliktir, evlilikle bireyin duygu-düşünceleri dağınıklıktan kurtulur, cismani istekler kontrol altına alınır ve ahlak sağlığı en güzel şekilde sağlanmış olur. (more…)

30 December 2007

Nuray’ın hastaneyle geçen günleri…(Alıntıdır.)

BIRAK AKSIN GÖZYAŞLARIN… BEN KENDİMİ TUTAMADIM.

Hastaneyle tanıştıgım günler…5-6 yaş civarları…

parmaklarım alınan kanlarla delik deşik olmuş küçücük parmaklarım benim..ya kollarım alınan kanlardan morarmış kollarım…ve korkulu gözlerim ne de çok aglardım ..evimi özlerdim…herkes anne diye aglarken ben hastanede ablaaa ablaa ben ablama gitmek istiyorum diye agladıgımı hatırlarım..

ve git gel git gel sonuç ortaya çıktı..rahim bölgesinde görülen ur….

annem ne de çok aglamış..ablamlar söyledi….

ameliyat olucam..ama doktor demiş ki..o bölgeden radyoterapi görecegi için ilerde çocugu olmaz …tabi benim canım annem ..bitanem annem…senin gözyaşlarına kurban olurum anam benimm..

annem kabul etmek istemese de elden ne gelir ki….kızı gidecek elden küçücük daha 6 yaşında kızı gidecek elden..

velhasıl ameliyatı kabul ederler..sonra hastane dönemlerimiz başlıyor..

tam iki sene …iki sene ….ve şimdi için için yandıgım iki sene ..şimdi için için agladıgım iki..sene geçti hastanede…gördügüm Radyo terapi kemoterapi …ne de çok şey alıp götürmüş benden…o zaman anlayamazdım..sadece canım acıdıgı için evimi özledigim için aglıyodum..

oysa şimdi ..şimdi acının en koyusunu yaşıyorum…o günlerden arta kalan artık (ben)…

hiç unutmamam, kafama kazınmış bir hastane anısı;

Bir gün hastaneye oyuncak satıcısı geliyor…tabii benim gibi orda çocuk çok var..biz de hemen seviniyoruz..onu istiyorum bunu istiyorum..felan diye bir heycan aldı odamızı…

ben bir bebek begendim..çok güzeldi ama..tabi çok da pahalıydı…ozaman ssklı degildikde ..güç bela hastaneye para yetiştiriyo benim Yigit babam(Rabbim razı olsun)….

Annem alamayız kızım demişti..diyodu ama o acı dolu simayı hiç unutamam.kafama kazınmış..benim Anam üzülmüştü…ben annemi istemeden üzmüştüm..Ne bileyim çocukluk işte diretiyodum onu al diye..

Maalesef alamadı Canım Annem ..ama bana küçük mutfak takımı almıştı..digerine göre daha ucuzdu…hala hatırlarım..bordo renkli…üstü çiçekli…unutamam onları…
o acıyı da unutamıyorum..

hala içimi acıtır…bazen diyorum kii..keşke keşke diretmeseyim de Annemi üzmeseydim…
anlatacak çok hatıra var…Hastane zor hastalık zor…binlerce hatıra çıkar…ama hep acı hatıralar…
ve …

maalesef benim çocugumla ilgili anlatacak hiçbir hatıram olmayacak…

çünkü benim çocugum olmayacak..

18 December 2007

Allah kerim!!!

YILLARIN marangozuydu. Saçlarını o küçük atölyesinde ağartmıştı. Eskisi kadar işi yoktu artık. Fabrika mamulü eşyalar piyasayı istila etmişti. El işi özel imalat meraklıları dışında kimse gelmiyordu dükkânına. Hani neredeyse birer sanat eseri olan masalar, sehpalar, kitaplıklar yapar, geçimini bununla sağlardı. En iyi tahtaları kullanır, görülmedik bir özenle çalışırdı.Tahta mı gerekiyor, keresteciye mutlaka kendisi gider; ceviz, gürgen, çam cinsinden en iyi tahtaları bizzat seçip alırdı. Üzerlerinden en az bir yıl geçmedikçe bu tahtaları asla kullanmaz, kurumalarını beklerdi. Bu yüzden de yaptığı eserlerinde en küçük bir ayrılma, eğilme, bükülme olmazdı. İmal ederken pek az çivi kullanırdı, “Demir çivi eşyanın ömrünü kısaltır” derdi.İşinde gayet titizdi. Az konuşur, sorulan sorulara kısa cevaplar verir, ücret konusunda hiç pazarlık etmezdi. Tanıyanlar bilirlerdi bu huyunu, tanımayan müşteri gelir de fiyata itiraz ederse, sözü uzatmaz, “Ben hakkımdan fazlasını istemem” der, pahalı geliyorsa başka bir marangoza gitmesini söylerdi. Sinirliydi biraz, bu huyunu bilir, kimseyle tartışmamaya çalışırdı.
Sabah namazından beri çalışıyordu. Bir hayli yorulmuştu. Sipariş edilen bir masayı daha bitirdikten sonra, “Bugünlük bu kadar yeter” deyip oturdu. Kurban bayramına üç gün kalmıştı, kurbanlık alması gerekiyordu. “Bir bardak çay içeyim de ondan sonra giderim” dedi. Kendi kendine konuşurdu yalnız zamanlarında. Emektar aletleriyle sohbet ederdi bazen. Bunlar onun organları gibiydi.

İki dükkân ötedeki çay ocağına gitti, selam verip bir sandalyeye oturdu. Onun her zaman “orta açık çay” içtiğini bilen garson, sormaya bile lüzum görmeden getirdi çayını. Şekeri karıştırırken, kendisi gibi emektar ustalardan biri olan arkadaşı kapıda belirdi. Sonra da gelip yanına oturdu. Tornacıydı adam. Son zamanlarda iyice yaşlanmış, işini göremez olmuştu. Dalgındı, hüznün resmi mürtesemdi yüzünde.

Söz kurbandan açıldı, konuştular bir iki satır.

“Biraz sonra gidip kurbanlık alacağım” dedi marangoz.

Tornacı dalgın gözlerle marangozun yüzüne bakıyordu. Söyleneni işitiyor ama anlamıyordu. Marangoz farkına vardı bunun:

“Canın sıkkın” dedi.

“Evet.”

“Sebep?”

“Bir talebe var… Üniversitede okuyor.”

“Ne var bunda?”

“Önüm sıra yürürken birden yere yıkıldı çocuk.”

“Niye?”

“Kaldırdım hemen. Sebebini sordum. Önce söylemek istemedi. Israr ettim… Açlıktan başı dönmüş…”

“Kimi kimsesi yok mu peki?”

“Gurbet hali, bilirsin. Arkadaşları var gerçi. Bizim binanın bodrum katında kirada oturuyorlar. Hepsi memleketlerine
gitmişler.”

“Bu niye gitmemiş?”

“Gidememiş. Para beklemiş ama gelmemiş parası. Ailesi fakirmiş anlaşılan, gönderememişler. Cebindeki üç beş kuruş da bitince aç kalmış. Kimselere söyleyememiş derdini.”

Marangoz şakaklarını ovdu bir süre. İri bir eli, nasırlı parmakları vardı. Âdetiydi, canı sıkıldı mı iyice bastırarak alnını, şakaklarını, göz çukurlarını ovardı. Tornacıyı ilk kez görüyormuş gibi bakarak sordu:

“Sen ne yaptın peki?”

“Ne yapacağım” dedi Tornacı, “aldım eve götürdüm. Allah ne verdiyse beraber yedik. Lakin fazlasını yapamadım. Benim de meteliksiz zamanıma rast geldi. Kalktım buraya geldim, belki bir iş çıkar diye.”

“Çıktı mı peki?”

Tornacı “Nerde o eski günler!” dercesine elini sallayıp sustu. Önüne konan çayı karıştırmaya başladı. Şeker atmayı unutmuştu.

Marangoz da susuyordu. Bir yanda evde kurban bekleyen hanımı vardı, öte yanda parasızlıktan yere yıkılan bir garip talebe. Elini cebine attı, bütün parasını çıkarıp tornacıya uzattı:

“Götür ver!” dedi, “Söyle ona, memleketine gitsin.”

Tornacı hayretle baktı:

“Hepsini mi?”

“Hepsini.”

“Kurban alacaktın hani?”

“Allah kerim!” dedi Marangoz, başka da bir şey söylemedi.

Uzunca sustular. Tornacı parayı cebine koyup gitti. Marangoz da atölyeyi kapatıp evin yolunu tuttu. Yürüyerek gitmek zorundaydı, son parasını da çaycıya vermişti çünkü.

Evde, “Kurbanlık almadın mı Bey?” diyen hanımına da Tornacıya verdiği cevabı verdi:
“Allah kerim!”

Kadın başka soru sormadı. Tanırdı kocasını. Sessizce sofra hazırlamaya başladı.

İkinci gün tekrar atölyesine gitti Marangoz. İş elbisesini giyip tezgâhının başına geçti. Çam ve tutkal kokuyordu atölye. Yıllardır bu kokuyla yaşamıştı. Bu koku elbisesine de siner, her nereye gitse onunla gelirdi. Eline planyayı aldı, işe başlayacaktı ki kapıda bir adam belirdi:

“Merhaba usta!”

“Merhaba!”

Adam eşikte duruyordu, arkası güneşe dönük olduğu için yüzü iyi seçilmiyordu. Marangoz tanıyamamıştı. Adam anladı durumu, bir iki adımda içeriye girdi.

“Beni tanıyamadın galiba.”

“Evet.”

“Üç ay kadar önce sana bir iş yaptırmıştım. Çalışma odam için masa, sehpa, kitaplık falan… Paranın bir kısmını
vermiş bir kısmını sonraya bırakmıştım. Şimdi hatırladın mı?”

“Hatırlar gibi oldum. Gebzeliydin galiba.”

“Evet… Ya usta, kusura bakma, parayı geciktirdim. Bir türlü yolum düşmedi buralara. Sen de arayıp sormadın.”

Cebinden bir deste para çıkartıp uzattı Marangoza:

“Buyur. Bayram yaklaştı, lazım olur. Hakkını helal et.”

Marangoz parayı alıp tezgâhın üstüne koydu.

“Buyur bir çay iç” dedi.

“Sağ ol usta, başka zaman. Arabayı çalışır vaziyette bıraktım. Bana müsaade.”

Ustanın elini sıkıp gitti adam.

Marangoz parayı saydı.

Kurban bayramı için ayırıp da sonra Tornacıya verdiği paranın tam iki katıydı!

En küçük bir hayret ifadesi belirmedi yüzünde. Hafifçe gülümsedi ve “Allah kerim!” dedi.

 

7 December 2007

Parasını şeytana ödetmişsin.(Alıntıdır…)

Yaşlı kadın oldukça dini bütün bir kadındı.Her sabah kapısının önüne çıkar ve bağıra bağıra dua ederdi.    _Allahım bize verdiklerin için sana şükürler olsun.Duanın ardından her seferinde de yan komşunun sesi duyulurdu:

   _Tanrı yok kadıııııııın,Tanrı yokkk!!!

   Söylenenlere aldırmayan yaşlı kadın ,her sabah duasını yapmaya devam ederdi.öteki komşuda inadından her seferinde ona bağırırdı.

   Neyse bir akşam,komşusu yaşlı kadına bir oyun oynamak istedi.Markete gidip bir sürü meyve,sebze,ekmek v.s alıp torbalara doldurdu ve yaşlı kadının kapısının önüne bıraktı.

   Ertesi sabah yaşlı kadın kapıyı açıp da yiyecekleri görünce çok şaşırdı ve sevinçle şöyle dua etti:   

   _Sana şükürler oldun Allahım,bu gönderdiğin yiyecekler için sana şükürler olsun!!!

   Ağacın arkasından onu seyreden komşusu seslendi:

  _Tanrı yok kadın Tanrı yooooook!!!!O yiyecekleri ben aldıııııııım!!!

   Yaşlı kadın istifini bozmadan:

  Yüce ALLAHIM, sana ne kadar şükretsem azdır!!!Hem bu yiyecekleri göndermişsin, hem de parasını şeytana ödetmişsin    

5 December 2007

Hayatımızın futbol oyunu…(abimin çok güzel bir yazısı daha)

Elbette hepimiz futbol maçı izlemişizdir. Futbol bir takım oyunudur ve yardımlaşmaya dayanır. Oyunun amacı karşı kaleye gol atmak ve maçın bitiş düdüğü anında daha çok gol atmış olan takım oyunu kazanmış olur.

Hayatı bir futbol oyununa benzetebiliriz. Stadyum ve oyun sahası dünyadır. Stadyum sahibi, takım başkanı ve hakem adil ve tek olan Allah’tır. Oyuncular biz insanlarız. Hergün sahaya yeni oyuncular giriyor, bazıları dışarı alınıyor. Yani Allah’ın takdiriyle hergün binlerce insan doğuyor ve ölüyor.

Oyunda karşı rakip takım ise nefis ve şeytanlardan kuruludur. Onların amacı ibadet etmemizi ve yardımlaşmayı engellemektir. Sahada yardımlaşma sadaka ve zekatlarla oluyor. Tıpkı futbolcunun yere düşen takım arkadaşını kaldırması gibi…

Bizim ibadet etmemiz ve yardımlaşmamız rakip kaleye gol atmak demektir. Ama futbol oyunundan tek farkı, burada yardımlaşarak ve ibadetlerle gol atmamız birtek bizim kendi şahsımıza yarıyor. Yani her insanın attığı gol kendi hanesine yazılıyor.

Maçın bitiş düdüğü kıyamettir ve her oyuncunun attığı gollerinin ücretinin ödenme zamanıdır. Yani büyük mahkemedir.

Her maçta olduğu gibi dünya sahasında da seyirciler vardır. İki tür seyirci vardır. Birincisi gördüğümüz hayvanlar, ikincisi göremediğimz meleklerdir. Ama şu var ki bütün seyirciler, büyük mahkemede attığımız gol veya yediğimiz gollere şahitlik yapacaklar.

Celal Çelik
BDK Tasarımcısı

5 December 2007

Sakat dediler dünyama girmeye çekindiler…

http://www.youtube.com/watch?v=xIBcb2IVJ1E

Hep karanlıktı dünyam…

Renkleri göremedim siyahtan başka…

Kör dediler dünyama girmeye çekindiler…

Kuşların cıvıltısı yabancıydı bana…

Dudaklar kımıldıyor,sesler gelmiyordu kulağıma…

Sağır dediler dünyama girmeye çekindiler…

Ulaşamadığım,özlediğim hayalimdi,koşmak,oynamak ve yine koşmak…

Şöyle bir vurdum mu topa,gool diye zıplamak…

Oysa ki! bir gerçek vardı bir sandalye ve koltuk değnekleri…

Topal dediler,sakat dediler dünyama girmeye çekindiler…

Bazen o kadar uzaktım ki sizden,anlamaya çalışıyor ama bir türlü anlıyamıyordum anlattıklarınızı…

Belki kızıyordunuz bana ama anlamadığım için bakıyordum boş bakışlarla…

Geri zekalı dediler dünyama girmeye çekindiler…

Bilmediğiniz bişey vardı oysa…

Benim dünyam sevgiydi,kucaklardı herkesi…

Çekinmeyin dünyamdan,size uzatılan elleri tutun,gelin girin dünyama…

Elele verelim umutla bakalım yarınlara ve benim dünyama…

Yüreklerinizin engelli olmaması dileklerimle….